Haber: Atilla YÜCEAK

 

 

 

BOP işlemeye devam ederken;

Orta Doğu’da tansiyon küresel oligarşik sermaye eliyle bile isteye yeniden yükseltiliyor. Siyonistlerin;

Siyasal İslamcı Kürt düşmanı İran Mollalarının askeri ve nükleer merkezlerini hedef alan saldırıları, bölgede yeni bir çatışma başladığını gündeme taşıdı.

 

İran’daki rejim açısından bu saldırılar ciddi bir darbe anlamına gelirken, bu darbeyi indiren Siyonist Netanyahu'nun sicili de hiç temiz değildir.

Uzun zamandır Gazze’de ve işgal altındaki topraklarda yürüttüğü yıkım ve katliam politikalarıyla uluslararası kamuoyunun tepkisini çeken Siyonist Netanyahu hükümeti, katliam operasyoncusu ABD ve küresel oligarşik sermaye eliyle şimdi de bölgeyi daha büyük bir ateşe sürüklüyor.

 

Bu gelişmeler, “Kim haklı” sorusunu geçersiz kılacak kadar karmaşık bir tabloyu ortaya koyuyor.

Zira ortada iki halkın da baskı altında yaşadığı, iki devletin de şiddet ve zor aygıtlarıyla varlığını sürdürdüğü bir bilinen denklem var.

Bir tarafta siyasal İslamcı mollaların halkı boğan teokratik rejimi, diğer tarafta ise siyonist ve faşist çizgide ilerleyen katil Netanyahu yönetimi...

 

Utangaç çocuk sesiyle;

Bölgede olası savaş öngörülerek yapılan "Barış" çağrıları elbette değerli olsa da anlamdırmak da zorluk çektiğimiz bilinmelidir .

Ancak bu çağrıların, savaşın tarafı olan devletlerin şiddet politikalarına karşı etkili bir duruş sergilemediği de ortada yerde duran bir gerçeğimizdir.

 

İran’da Siyasal İslamcı Humeyni iktidarının kurulmasına ve bu güne kadar binlerce sanatçı, kadın, Kürt insanın katliamında:

İran Komünist partisi ve ‘’Sosyalist’’lerin suç ortaklığı olduğunu unutmadan;

Krizden beslenmek, parsadan pay çıkarmak, ne sap yansın ne saman anlayışında olanları da bir kenara bırakarak;

Pasifist yaklaşımların ötesinde, halkların kendi rejimlerine karşı ses yükseltmesi, yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

 

İsrail halkı için Siyonist Netanyahu hükümetinin savaş politikalarıyla hesaplaşmak nasıl tarihsel bir görev ise, İran halkı açısından da yıllardır süren siyasal İslamcı, baskıcı, molla rejimini yıkmak bir o kadar acil bir sorumluluktur.

Bu savaş, sadece iki ülkenin çatışması değil; aynı zamanda halkların umutlarının, haklarının ve özgürlüklerinin sistematik olarak bastırıldığı bir bölgesel trajedidir.

 

Sonuç olarak;

Bölgede ateş topuna dönüştürülen, henüz doğru dürüst adı bile konulmayan, nereye evrileceği bilinmeyen barışın yeniden dillendirilmesi, yalnızca hükümetlerin, örgütlerin silah bırakmasıyla değil, halkların kendi kaderlerini özgürce tayin etmesinin koşullarının yaratılacağı mücadele ile olasıdır.

 

"70'lerden kalma solculuk" adı altında sosyalizme ırkçı gömlekler giydirmek tartışmaya değmez ham söylemlerdir…

Çağımızda Marks ve Engels'in düşün dünyasının gerçekliği, emek ve sermaye çelişkisi hiç bir yere evriltilemez, olduğu gibi devam etmektedir.

Mücadele yolu ve yöntemleri farklılaşmış olabilir.

Özü değişmeden önümüzde önemli bir sorun olarak durmaktadır.

Bu durum da;

Küresel emperyalizm ve onun oligarşik yerli işbirlikçisi tüm aparatlara karşı:

Devrimci bir karşı koyuşun, örgütlü ve cesur bir halk hareketinin varlığını ve örgütlülüğünü zorunlu görev olarak bize yol haritası olarak ivedi olarak sunmaktadır.