GÜNCEL
Giriş Tarihi : 15-01-2022 11:46   Güncelleme : 15-01-2022 11:46

Bir saha araştırmasının gösterdikleri: Nafaka işte bu yüzden bir eşitsizlik sorunu!

Yoksulluk nafakası ile kadın bedeni ve emeği arasındaki ilişki ne? Devlet, erkek ve kadınlar için “aile” ne demek? “Devlet destekli nafaka modeli” neden güven vermiyor? Hilal Dikmen anlatıyor…

Bir saha araştırmasının gösterdikleri: Nafaka işte bu yüzden bir eşitsizlik sorunu!
Hilal DİKMEN

İki yıldan uzun süre yoksulluk nafakası üstüne sosyolojik bir perspektiften saha çalışması yürüttüm.(1) Otuzu aşkın görüşmeci arasında boşanma avukatları, kadın örgütlerinden üyeler, feminist avukatlar, hak savunucuları, hukuk alanında akademisyenler vardı. Fakat çalışmanın odak noktasını nafakaya süre sınırı getirilmesini isteyen gruplarda aktif erkekler ve kadınlarla boşanmış kadınlar oluşturuyordu. Bana vaktini ayırıp uzun uzun sohbet eden erkek ve kadınların hikâyelerinden, yoksulluk nafakası üstüne hem Türkiye’de hem başka ülkelerde yapılmış sınırlı sayıdaki araştırmadan hareketle son günlerde yine gündem edilen yoksulluk nafakası meselesini bu yazıda birkaç önemli açıdan tartışacağım.

Özellikle üstünde durmak istediğim üç mesele var: Yoksulluk nafakası ile kadının bedeni ve emeği arasındaki ilişki; devlet, erkek ve kadınlar için “aile” ne demek ve bu tartışmalarda tarafların aile kurumuna yaklaşımı bize ne anlatıyor; son olarak da “devlet destekli nafaka modeli” neden güven vermiyor?

NAFAKANIN ‘YOKSULLUK’ BOYUTU
Bir feminist avukat şöyle ifade etmişti: “Nafakayı sadece nafaka olarak ele almak körün fili tarifi gibi. Nafaka erkek egemenliği sorununun bir parçası.” Yani yoksulluk nafakası, boşandıktan sonra bir tarafın diğerine ödediği bir miktar paradan çok daha fazlası. Medeni Kanun’un 175. maddesi “Erkek kadına nafaka öder” demiyor, “Yoksulluğa düşen taraf nafaka almaya hak kazanır” diyor. Kadınlar sırf kadın oldukları için değil, boşanma sonrası ezici çoğunlukla yoksulluğa düşen taraf oldukları için nafaka almaya hak kazanıyorlar. Fakat kadınlar tam da cinsiyetlerinden ötürü yoksulluğa düşüyor. Yoksulluk nafakası kadın ile erkek arasında doğumdan itibaren başlayan, geleneksel aile modelinin, cinsiyetçi istihdam ve refah politikalarının yeniden ürettiği, neoliberalizmin ve yükselen yeni muhafazakarlığın körüklediği eşitsizliğin bir sonucu. Bugün yoksulluk nafakası meselesi üzerine dönen ateşli tartışmalarda meselenin özünü oluşturan ama hiç işitmediğimiz en temel iki şey, kadının bedeni ve görünmez emeği. Bunu biraz açayım. Geleneksel aile modelinde kadınla erkek arasındaki evlilik sözleşmesine göre, kadın evin düzenini ve ev içindekilerin bakımını sağlarken, “aile reisi” olan erkek de eve para getirir. Toplum kadının omzuna ne pahasına olursa olsun ailesini bir arada tutma sorumluluğunu yükler. Yani kadın sürekli fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddet de görse, ayrılmak istediğinde ailelerin ve çevrenin ilk icraatı kadını “yuvasını yıkmamaya” ikna etmeye çalışmaktır. Boşanmalarda arabuluculuk meselesi, ezelden beri toplumda var olan, bir çift ayrılmak istediğinde (ekseriyetle kadın boşanma kararı alır çünkü evliliğin zararını gören ekseriyetle kadındır) “ailelerin bir araya gelip kadını ayrılmamaya ikna etmesi” geleneğinin devlet eliyle yapılması anlamına geliyor.

Görüşmelerimde boşanmış kadınların hiçbiri, çalıştıkları ve kendi paralarını kazandıkları, gerçekten sevip sevildiklerini hissetmedikleri müddetçe yeniden evlenmeyi düşünmüyordu. Boşanmış erkeklerin ise istisnasız hepsi yeniden evlenmek istiyor, yoksulluk nafakasının, mal paylaşımının, tazminatın buna mani olduğunu iddia ediyordu. Peki, neden böyle? Neden erkekler ikinci, üçüncü kez evliliğe bu kadar hevesliyken kadınlar bu kadar gönülsüz? Aslında hemen her kadının cevabını bildiği bir soru bu. “Aile reisi” olmak bir erkeğe toplumda ayrıcalıklı bir konum sağlıyor. Daha yüksek maaş alabiliyor, daha kolay iş bulabiliyor, daha güvenilir görülüyor, terfi alması daha kolay oluyor. Üstelik ev içerisinde de sürekli hizmetini gören, kıyafetlerini yıkayıp ütüleyen, önüne sıcak yemeğini koyan, soyunun devamlılığını sağlayan bir kadın oluyor. Diyebiliriz ki evlilik bir erkek için yalnızca boşanma sırasında “olumsuzluklar” taşıyor ve bunda 2002’de kadın hareketinin muazzam çabalarıyla Medeni Kanun’a getirilen eşitlik ilkesinin payı büyük, o yüzden bugün esasında Medeni Kanun bir bütün olarak saldırıların hedefi halinde.

Bu aile modelinden fayda sağlayan bir diğer taraf da elbette devlet; kadının (dışarıda çalışıyor bile olsa) evde erkeğin ve çocukların bakım ve hizmetini görmeye devam ettiği, şiddet görse dahi terk edemediği aile modeli devleti pek çok masraftan kurtarıyor. Sosyal refah ailenin, yani kadınların omzuna yükleniyor; mesela yaşlı, çocuk, engelli bakımı ailenin, yani kadının, görevi haline geliyor. İktidara geldiği günden bu yana kadınların öncelikli rolünü “anne, eş, bakımveren” olarak vurgulayan, çalışan, çocuk sahibi olmayan, evlenmeyen, boşanmış kadınları devamlı kınayan AKP hükümeti için geleneksel ailenin ayrıca bir önemi var. 80’lerden bu yana izlenen neoliberal politikalar sonucunda devlet pek çok refah hizmetinden yavaş yavaş çekildi, AKP döneminde bu süreç hızlandı. Ücretsiz kreşler, bakımevleri kapatıldı, “Eve Dönüş Proje”si ve benzeri projeler hayata geçirildi, sağlık hizmetleri, eğitim, sosyal güvence gibi pek çok alan neoliberalizmle aşındı. Devlet kendi varlığını meşru kılabilmek için milliyetçilik, din, kültür, gelenek gibi meselelerde sürekli söz söyler hale geldi.

Aile, AKP için kullanışlı bir araç, tam da bu yüzden iktidara geldiği günden bu yana “güçlü aile, güçlü devlet” söylemini benimsiyor. 2016’dan bu yana kadınların kazanılmış haklarına yönelik sistemli saldırıda esas şahit olduğumuz şey AKP’nin tam erkek egemenliğini hakkı gören erkeklerle yaptığı kirli işbirliği. En başından bu yana kadınlar üstündeki erkek egemenliğini teşvik eden, kadın-erkek eşitliğini “fıtrata ters” gören söylemleri takip eden somut adımların bir kısmına, bir eril restorasyona şahitlik ediyoruz. Milletin görüşlerine değer verdiği iddiasındaki AKP çoğunluğun isteğine göre hareket etmiyor, kadın hakları ve eşitlik karşıtı, çoğunluğu erkeklerden oluşan grupların taleplerine göre hareket ediyor. Halkın isteğine kulak verse İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmezdi. Metropoll’ün anketine göre halkın yüzde 52,3’ü Sözleşme’den çekilmeye karşıyken yalnızca yüzde 26,7’si çekilme yanlısıydı. 2016 öncesinde yapılan TBMM araştırmaları nafakayla ilgili en büyük sorunu düşük nafaka miktarları ve nafakaların ödenmemesi olarak tespit ederken, nafaka tartışmaları 2016’da başladığından bu yana bu konuda hiçbir araştırma yürütülmedi. 2016 öncesi için veri yoktuysa da 2016 sonrası için veri toplamaya yönelik ne Adalet Bakanlığı ne de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bir adım attı.

DEVLETİN TOPLAMADIĞI, KADINLARIN TOPLADIĞI VERİLER NAFAKAYA İLİŞKİN NE SÖYLÜYOR?
Ankara Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019’daki “Yoksulluk Araştırması”na göre, hükmedilen nafakanın yüzde 66,4’ü 0-500 TL arasında. Ortalama nafaka miktarı 370 TL. Bu nafakaların yalnızca yüzde 20,7’si ödeniyor. Benim yürüttüğüm küçük çaplı araştırma da bu veriyi destekliyor. Hükmedilen nafakaların yüzde 65’i 0-500 TL arasında ve ortalama 230 TL. Bir anlaşmalı boşanma dışında 250 TL’nin üstünde iştirak nafakası yoktu. Konuştuğum 10 kadından birisine 150 TL yoksulluk nafakası hükmedilmişti. Dokuz kadından 6’sının boşandığında bir işi vardı, yalnızca dördünün maaşı asgari ücretin üstündeydi. Sekizi 1 çocukla, ikisi 2 çocukla boşanan kadınların hepsine velayet verilmiş, yalnızca 4’üne iştirak nafakası hükmedilmişti. Mahkemenin hükmettiği iştirak nafakası ortalaması 200 TL’ydi. Kadınların hiçbiri iştirak nafakasını tahsil edememişti. Ufak çaplıdan TBMM’ninkiler gibi büyük çaplı araştırmalara kadar, ayrı ayrı araştırmalar nafakayla ilgili esas sorunun düşük nafaka miktarları ve tahsil edilememesi olduğunu gösterirken AKP’nin yoksulluk nafakasını süre sınırına bağlaması, miktar üzerinde olmadık hesaplamalara girişmesi, tıpkı kadın-erkek eşitsizliği şiddete, kadın cinayetlerine, kadınların yoksullaşmasına, ezilmesine neden olurken toplumsal cinsiyet eşitliği için detaylı politika ve yöntemler haritası sunan İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırma kararı alması gibi, azınlığa ve kendi çıkarlarına hizmet eden bir adım.

KADINLARIN NAFAKA GERÇEKLERİ
Evlilik çatısı altında kadınların hali nasıldı? Görüştüğüm kadınların evlilik hikâyeleri ayrı ayrı şiddet hikâyeleriydi. Önemli bir kısmını boşanma kararına götüren temel şey şiddetin tahammül edilmez bir hal almasıydı. Kadınların büyük çoğunluğu boşanma kararını açıkladıktan sonra ölüm tehdidi almış, aralarında boşanma kararından ötürü şiddet görenler olmuştu. Hemen her kadından işittiğim ortak cümle “Boşanayım da başka şey istemiyordum,” olmuştu. Dolayısıyla kadınlar ya tehdit edildikleri ya bir an evvel boşanmak istedikleri için hiç çalışmamış da olsalar nafaka talep etmemişlerdi ya da boşanma sürecinde halihazırda çalışıyorlardı. Yüksek eğitimli kadınlar arasında psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet baskındı. Akademisyen bir kadın neden fiziksel şiddete uğramadığını şöyle açıklamıştı: “Çünkü fiziksel şiddet iz bırakır. İkimiz de eğitimli çevrede varlık gösteriyorduk. O yüzden vücudumda iz bırakmayan şiddet biçimlerine başvururdu.” Evlilikleri boyunca iki kadının maaş kartlarına kocaları el koymuştu, kazandıkları parayı nasıl harcayacaklarının kontrolü onlarda değildi. Çoğu boşandıktan sonra bir işe girmiş kadınların istisnasız hepsi düzenli fiziksel şiddete uğramış, birçoğu ailesinin desteğini göremediği ve en önemlisi de çocukları için evlilik içinde kalmaya mecbur hissetmişti. Bu kadınların büyük kısmı boşandığı sürece kadar hayatı boyunca hiç çalışmamıştı ama yalnızca birine 150 lira yoksulluk nafakası bağlanmıştı. Çalışan kadınların çalışma hayatlarında ev içi emek ve çocuk bakımının yükü nedeniyle kesintiler yaşanmıştı. Yani hiç evlenmemiş olsa çalışma hayatında çok daha ileri bir noktada olabilirdi bu kadınlar. Üstelik ücretli kreş gibi hizmetlerden de faydalanmışlardı. Boşandıktan sonra çalışmaya başlayan kadınların en büyük derdi çocuk bakımıydı. Kadınlar ekseriyetle ailesinden ya da komşusundan destek almıştı.

YASADA CİNSİYETSİZ OLAN NAFAKA, GERÇEK HAYATTA NEDEN ‘KADIN HAKKI’?
Nafakanın mantığı tam da burada yatıyor işte: Bir erkek evliliğin nimetlerinden faydalanarak hem bakımını gördürür hem toplum içinde saygınlığını artırırken bir kadın çalışıyor olsa dahi ev içi emek ve bakıma daima daha fazla vakit ayırdığı için çalışma hayatında ilerleyemiyor, çalışmıyorsa da paranın kontrolünün tamamen erkekte olduğu, şiddet görse dahi ekonomik özgürlüğü olmadığı, ailesinden ve toplumdan destek göremediği için evliliği terk edemiyor. Nafaka maddesi cinsiyetsiz olmasına rağmen bugün bir “kadın hakkı” olmasının nedeni tam da bu eşitsizlik. Üstüne üstlük işsiz de olsa çoğu davada çocuğun velayeti kadına veriliyor (görüştüğüm kadınların çoğu da bunu tercih ediyordu), yani bu yoksulluk sadece kadının değil, çocuğun da yoksulluğu. Yeri gelmişken belirteyim: Nafaka dendiğinde artık yalnızca yoksulluğa düşen eşe (Türkiye koşullarında ekseriyetle kadına) ödenen yoksulluk nafakasının kastedilmediğini, çiftin ortak çocuklarına ödenen iştirak nafakasının da arada kaynadığını pek çok örnekte daha sık görüyoruz. İnsanın çocuğunun masraflarının binde birini bile karşılamayacak bir miktarı ödemekten geri durmasının toplumda ayıplanmasından ötürü sıklıkla “ortak velayet” gibi kılıflar ardında talep ediliyor. Bir kadın görüşmeci çoğu erkeğin çocuğunun masraflarına kendisini ortak görmemesini şöyle anlatmıştı: “Erkek kadından boşandığı zaman çocuğundan da boşanıyor.” Yani erkeğin çatısı altında olmayan çocuk onun gösterebildiği yegane destek biçimi olan maddi desteği pek hak etmiyor. Ortak velayet gündelik hayatta ise çocuğa kadının bakmayı sürdürmesi ama çocukla ilgili alınacak her kararda erkeğin de söz hakkının olması ve erkeğin ancak gönlü isteyince çocuğun masraflarına ortak olması anlamına geliyor. Mutlaka çocuğunun bakımıyla eşit biçimde ilgilenen, çocuğunun refahını düşünen babalar var fakat gayet iyi biliyoruz ki nüfusa oranları çok düşük ve bunu verilerle görebiliyoruz. Anne Çocuk Eğitim Vakfı AÇEV’in 2017 tarihli Türkiye’de babalık araştırmasına göre babaların yüzde 91’i 0-10 yaş arası çocuklara annelerinin bakması gerektiğini söylemiş. Olağan bir iş gününde babalar ortalama olarak işyerinde 9 saat 20 dakika, çocuklarıyla yaklaşık 2 saat 20 dakika ve arkadaşlarıyla 1 saat 20 dakika geçiriyor. Nafaka tartışmalarında meselenin yalnızca yoksulluk nafakası olmadığını, iştirak nafakasının da hedefte olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

KADINLARIN MAL PAYLAŞIMI VE TAZMİNAT HAKKI DA TOPUN AĞZINDA
Mal paylaşımı ya da tazminat gibi Medeni Kanun’un sağladığı diğer haklara da itirazlar yükseliyor. Erkeğin maddi karşılığı olan emeği görünür ve geçerli kabul edilirken kadının, o erkeğin çalışma hayatında ilerlemesini, hayatını kolaylaştırmasını, toplumda saygın bir konum elde etmesini sağlayan emeği hem görünmez kılınıyor hem küçümseniyor. Görüşmelerde ve internette sıkça karşılaştığım bir örnekle anlatayım. “İşyerinde patronuna çay götürmekten şikayet etmeyen kadın evde kocasına çay götürmek istemiyor” lafına siz de rastlamışsınızdır. Kadınların ev içi emeğini küçümsemesini bir yana koyalım (yalnızca bir bardak çay koyarak evin döneceğini düşünmek tam da eve en ufak emek sarf etmemiş birisinin edeceği bir laf), yemek yaparak para kazanan bir erkeğin evine dönünce kadından yemek beklemesini kimse garipsemez, değil mi? Hatta hakkı görür! Erkeği evin “patronu” olarak gören bu anlayış, eve getirilen parayı da bir alışveriş olarak görüyor aslında. Nafakayı bu kadar “mağdur edici” kılan da bu: Verilen paranın karşılığında kadının bedeninden ve emeğinden faydalanamamaya isyan.

DEVLET DESTEKLİ NAFAKA MODELİNE NEDEN GÜVENEMEYİZ?
Kadın hakları ve özgürlükleri söz konusu olduğunda, kadınların AKP hükümetine güvenmemek için deneyime dayalı pek çok sağlam nedeni var. Gelgelelim, “devlet destekli nafaka modeli”ne neden güvenemeyiz ve ne gibi gerekçelerle birden ortadan kaldırılabilir, hedefe konabilir, kamuoyunun gözünde olumsuz bir şey haline gelebilir, Sevda Karaca(2) (3) iki zihin açıcı yazıyla bunun üstünde itinayla durmuştu. Ben çok yakın zamanlı bir örnekle bunu göstereceğim.

2018’de zamanın TBMM Başkanı olan Binali Yıldırım yaşlı bir amcanın hikâyesini anlatmıştı. Bu “mağdur” yaşlı amca şunları söylemiş Yıldırım’a: “Hanımı vefat etmiş evlenecek, bir türlü evlenemiyor, beni evlendir dedi. Hanımlara para veriyorsunuz kimse yüzümüze bakmıyor, evlenemiyoruz dedi. Dolayısıyla sosyal devletin de ölçüsünü, ayarını yerinde tutmakta fayda var.” “Nafaka mağdurları”nın başlıca argümanlarından biri de, “Nafaka yüzünden evlenemiyoruz”. Binali Yıldırım’ın sözlerine ve hükümetin nafakaya ilişkin kapalı kapılar ardında attığı adımlara göre sosyal devletin ölçüsü erkeğin refahına göre belirleniyor diyebiliriz. Kadınlar ömürleri boyunca bir erkeğin ve evin bakımının tedarikçisi kabul ediliyor. Üstelik, burada bahsi geçen dul maaşı o kadar cüzi bir miktar ki kadınlar eline üç kuruş geçse, araştırmamdaki bir görüşmecinin ifadeleriyle, “hiçbir erkeğin kahrını çekmez” gibi görünüyor. Yukarıda bahsettiğim meseleyi burada da görüyoruz: Erkeklerin çoğunluğu kaç yaşına gelirse gelsin, ister boşanmış ister dul kalmış olsun, ikinci ve üçüncü evlilik yapmaya daima hazırken, kadınlar ufacık ekonomik güvenceleri, sırtlarını dayayabilecekleri bir aileleri olduğu müddetçe bunu istemiyor. Sanki kadınlar için aile o kadar da “mutlu mesut” görünmüyor.

SORUNUN ÇÖZÜMÜ AÇIK, SOMUT ADIMI KADINI YOKSULLUKTAN KURTARMAK İÇİN ATIN!
Nafaka meselesinin çözümü çok açık: Kadını yoksulluktan kurtarmak. Bu çok büyük boyutlu bir proje. Kadın-erkek eşitliğinin okullarda öğretilmesinden tutun da çok daha acil önlemler olarak kadınlara istihdam alanları yaratılmasını, ücretsiz çocuk, yaşlı, engelli bakım hizmetleri sunulmasını mecbur kılıyor. Ne devlet ne de geleneksel aileci erkekler kadınları kendi kaderine terk etmek istiyor; aksine, onların bedeninden ve emeğinden sonuna kadar faydalanmak istiyorlar. Kadınları evlilik içinde tutmak için verilen bunca çaba da bunun sağlam bir göstergesi. Eğer bu tartışmalardaki iddialar samimi olsaydı (mesela kadınların kendi ayakları üstünde duran bireyler olmasını istediğini söyleyen gruplar var), kadının bir “birey” olduğu boşandıktan sonra akıllara gelmezdi. Kadın, evlilik içinde çalışıyor olsa dahi ev içi hizmet ve bakımın esas sorumlusu görülmezdi. Anne, eş, bakımveren olma rolleri göklere çıkarılırken çalışan, bağımsız, çocuksuz, bekâr, boşanmış kadınlar açıkça kınanmazdı. Eğer devlet bir bütçe ayıracaksa bu parayı kadınlara “sadaka” öder gibi nafaka ödemeye değil, kadınların bağımsızlıklarını kazanmalarına hizmet eden adımlar atmaya harcamalı. Boşanmış ya da boşanma sürecindeki kadınların temel ihtiyaçları ortak ve açık: Ücretsiz çocuk bakım hizmeti, sağlık hizmeti, istihdamda öncelik, barınma, mesleki eğitim. Cinsiyetsiz ve eşitlikçi kanun maddesinde hiçbir sorun yok; acilen giderilmesi gereken günlük hayattaki cinsiyetçilik ve eşitsizlik. Bu eşitsizlikle mücadeleye yönelik hiçbir adım atmadan Medeni Kanun maddesinde değişikliğe gitmek kadınlar üstündeki erkek egemenliğini yasalarla güvence altına almak, var olan eşitsizliği daha da derinleştirmek anlamına geliyor.

Kaynaklar:
(1) Hilal Dikmen, Koç Üniversitesi, Karşılaştırmalı Tarih ve Toplum Çalışmaları programı dahilinde, 2021 yılında kabul edilen, “Türkiye’de Nafaka Tartışmaları: Eril Restorasyon, Erkeğin Kendini Mağdurlaştırması ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” başlıklı bir tez hazırladı, teze YÖK’ün tez merkezinden ulaşabilirsiniz.
(2)-(3): https://www.evrensel.net/yazi/90144/6-yargi-paketi-tehlikesi-nafaka-hakkina-saldirida-somut-adimlar
https://www.evrensel.net/haber/452332/akpnin-nafaka-gaspinda-son-asama-devlet-destekli-nafaka-modelindeki-tehlikeler?a=b08