SİYASET
Giriş Tarihi : 14-01-2021 10:25   Güncelleme : 14-01-2021 10:25

Bu çürümeden mücadeleyle çıkılır!

Televizyon kanallarında haber saatlerini izlemek ‘aklı yerinde’ yurttaşlar için işkenceye dönüşmüş durumda. Yok, sadece korona haberlerinin ‘beyin bulandıran-yürek karartan’ özellikleri nedeniyle değil! Hangi kanal açılırsa on haberden neredeyse yedisinin cinayet, hırsızlık, soygun, fuhuş, çocuk istismarı, tecavüz, silah zoruyla kaçırma gibi kriminal konulu olduğu görülür. Sorun sadece bu kanalların siyasal tekeli elinde tutan ‘Tek adam yönetimi’nin oluşturduğu ve “iletişim başkanlığı” aracıyla tek kanal gibi çalışmaya mecbur tutulduğu gerçeklikle alakalı değildir. Onların hep birlikte gizledikleri ara sıra, özellikle Erdoğan ve kabinesinin üst yöneticilerinin bu hak mücadelelerini “terör bağlantılı” göstererek etkisiz kılma çabaları nedeniyle duyuluyor ve görülüyor. Nitekim Boğaziçi’nin tepesine devlet zoruyla dikilmeye çalışılan otoriteyi ret eylemlerinin memleket meselesi kapsamında genel bir duyarlılık yaratması ve mücadele teşvik edici rol oynaması da biraz böyle oldu. 

Bu çürümeden mücadeleyle çıkılır!

 

Ama yukarıdaki ‘kriminal olaylar’ın çokluğu ve ekranları doldurması bir toplumsal hal durumunu resmetmektedir: Tümü değilse de önemli bir kısmı ekonomik krizin ve korona salgınının yol açtığı yokluk-yoksunluk-işsizlikle ilişkili olmalıdır. Sosyolojinin konusu olabilecek bir durumdur ve elbette toplumsal çürüme ve yozlaşının da göstergelerinden biridir. Gazetecilik açısından da kriminaliteyi aşan yönleriyle araştırı konusudur. 95 yaşındaki kadının kollarından işkenceyle bilezik çıkarılıp alınıyorsa, küçük kız çocuklarını istismara dini dayanaklar gösterilmeye çalışılıyorsa, neredeyse her gün birkaç kadın katlediliyorsa, insanlar evlerinin dışında ve giderek içinde de can güvenliği sorunu yaşıyorsa, Bursa’dan, Sivas’tan “evde kalmış erkekler” evlendirilmek vadiyle ve “sahte gelin” gösterilerek Iğdır’a, Kars’a dek götürülüp paraları alınabiliyorsa, bunları yalnızca şu ya da bu kadar tekil kişiyle ilişkin saflık, aptallık, uyanıklık, üç kağıtçılık sıfatlarıyla açıklamak ve polisiye önlemleri çözüm görmek doğru olamaz.

Örneklemek yetersiz kalır; beterin de beteri var: böylesi yolsuzluk, hırsızlık, soygun, dolandırıcılık, suistimal, rüşvet, saldırı ve cinayetleri onlarca-yüzlerce katıyla geride bırakan çapta toplumsal yıkım, hırsızlık ve politik-ekonomik madrabazlığın muhasebesi ülkenin bir ucundan ötekine yol döşer. Mesala, geçilmeyen köprü için şirketlere devlet kasasından-yurttaşlardan alınan paralardan her gün için on binlerce dolar ödemek nasıl bir iştir? Bir kalem darbesiyle, bir imzayla, bir ihale anlaşmasıyla milyonlarca dolar, euro ya da TL’nin özel şirketlere aktarılması “millet çıkarı”nın neresinde yer alır? Ya da diyelim ki, bir üniversitenin öğrencileri ve öğretim üyelerinin topyekün halde istemediklerini beyan ettikleri bir kişinin, bu durumu göre göre o “makam”a oturma hevesini sürdürme inadı, etik denen şey her neyse onun neresine denk düşer? Veya adı üniversite konmuş lise düzeyli okula torpille atanmış rektörün, kendisini olmayan dalların da sorumlusu gösterip çok sayıda olmayan görev karşılığı maaş almasına ne denir? Ya, ele geçirilmiş bürokratik mevkileri on göbek sonrasının kendi nesillerini karun yapacak haksız birikim için kullananlara ne demeli?

Say say bitmez!

Ama, sistemin defoları, sistemin sorun oluşunu gösteriyor diyerek geçemeyiz. Dünya ölçeğinde devletlerden en çok ihale alan ilk on şirketten beşi Türkiye’de ise, bu Türkiye’nin büyüklüğü ve gelişmişliğini değil devlet gücü ve olanakları kullanılarak sürdürülen yandaş zenginleştirme tutumu ve politikasını kanıtlar. Ekonomik-siyasal tekel, basın- haber ve propaganda tekeli; hepsi oligarşik bir azınlığın elinde birikiyorsa, bir büyük tehlike birikiyor demektir. 

“Devletin zirvesi”nden güce vurgu yapan açıklamalar bu tehdidin büyüdüğünü gösteriyor! İçeride ve dışarıda izlenen yönetim politikasının ekonomisi, sosyolojisi ve kültürüyle sistemsel defolar birbirinden kopuk olmayıp hiçbiri münferit denip geçilecek türden değildir. Cengiz, Limak, Kalyon, vs., vb. holding patronlarının kâr patlamalarıyla siyasal-askeri yönetim düzeyinde savrulan gün savuşturmaz tehditler birbiriyle kemikle et gibi bağlıdır. İşçiler açlık sınırında ve işsizlikle, emekçiler yoksullukla “terbiye olmalı” ki, tekeller ve siyasal-askeri temsilcileri mal-mülk, servet-mevki-makam büyütebilsinler. Onca tehdidin her gün yinelenmesi bu ihtiyaçtandır. Toplumsal yozlaşma ve çürümenin tekil olaylara sabitlenerek egemen burjuvazi ve koruma zırhına sarınmış üst bürokrasinin racon kesme politikasından ayrık gösterilmesi de öyle. 

Gerçek durum görülüp anlaşılmaz ve karşı müdahale geliştirilemezse, üniversiteli gençliğin toplumun çeşitli kesimlerinden destek gören eylemlerinin “terör iltisaklı” gösterilmesi kolaylaşır, işçi-kamu emekçisi ve emekli ücret ve maaşlarının düşük tutulmasına “düşük enflasyon” kılıfı geçirilir, ve gün geçirilmeksizin basın-yayın ve propaganda tekeli kullanılarak “HDP kapatılmalıdır! ” kampanyasına taraftar transı sağlanabilir. Hatta hatta, “HDP/PKK kamilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsüdür” türünden toplu katliam çağrıları dahi çıkarılabilir! 

Bugünkü iktidara muhalif herhangi yurttaş ya da ‘es kazara’ adı solcuya çıkmış politikacı veya dosdoğru devrimci birileri tarafından herhangi birilerine yönelik olarak kurulması bir yana, kurulma olasılığı dahi katliam istemi ve teşviki iddiasıyla ve on yıllar boyu zindanda tutulma istemiyle çoktan derdest edilmesine yol açacak bu türden imha istemleri de, aynı nedenler ve koşullar dolayısıyla egemen azınlık için ayrıcalık sayılıyor.

 
Ama devran böyle mi gider diye sorulursa, kuşkusuz hayır! Bunca çoğullaşmış tefessüh hali, bu sistemin ve bugünkü gaspçı zorba politikanın suç kitabını sere serpe açmıştır. Ve hiçbir toplum bütün sınıf ve kesimleriyle büsbütün çürüyerek batmayı göze alamaz.