KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 31-10-2020 09:25   Güncelleme : 31-10-2020 09:25

‘Cam duvarlar bir bir kırılıyor’

‘Çatlak’ filminin Altın Portakal ödüllü oyuncuları sinemadaki erkek egemen ortamın yıkıldığına dikkat çekiyor.

‘Cam duvarlar bir bir kırılıyor’

 

“Çatlak” filmi, 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne “Hayaletler” ile birlikte damga vuran filmlerden biri. Fikret Reyhan’ın yönettiği film, Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Filmin kadın oyuncularının tümü ise En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü paylaştı. Reyhan, tek mekâna ve 82 dakikaya sığdırdığı filminde derli toplu ve herkese tanıdık gelebilecek bir hikâye anlatıyor: İngiltere’de çalışan Fatih, arkadaşı Ayhan’dan Türkiye’deki ailesine göndermek için borç almıştır. Borç, Fatih Türkiye’ye döndüğünde de ödenmeyince Ayhan aileyi ziyarete gelir ve parasını ister. Bu borcun talep edilmesi aynı apartmanda yaşayan aile içinde gerilime yol açar... Film iyi yazılmış senaryosu ve her biri tiyatrocu olan oyuncularının müthiş performansıyla aldığı ödülleri ve daha fazlasını hak ediyor. “Çatlak”ın ödüllü oyuncuları Tuğçe Yolcu (Şeyma), Elif Ürse (Hacer), Gülçin Kültür Şahin (Fatma), Canan Atalay (Gülnaz) ve Süreyya Kilimci (Şükran) ile konuştuk. Oyuncular, ödüllerin çoğunluğunun kadınlar tarafından kazanılmasının artık konuşulacak bir şey olmaması gerektiğini dile getirdi.

‘MİTOZ BÖLÜNME!”
- İlk olarak hepinize En İyi Oyuncu Ödülü kazanmak nasıl bir his diye sorsak?

Tuğçe Yolcu: Çok emek ve bolca özen gösterdiğimiz bir işin izleyici ile buluştuğunda bir karşılık bulması, etki yaratması ve görünür olması, ardından da ödüllendirilmesi çok gurur okşayıcı. Suya bir kez daha balıklama atlama heyecanı doğuruyor insanda. Ve tabi ansambl olarak almak bu duyguyu mitoz bölünmeyle çoğalttı.

Elif Ürse: Büyük bir sürpriz oldu. Ödül anında söylediğim gibi, çok incelikle düşünülmüş bir ödüldü. Çatlak'ı izleyince göreceksiniz, biz kadın oyuncular ön planda değiliz. Fakat çerçevenin dışındayken dahi içerideyiz. Ben bunun filmin dertlerinden, eleştirilerinden biri olduğuna inanıyorum. Ve jüri incelikle bu eleştiriye, filmin bağlamına katkı sağlamış oldu. Aynı zamanda bunun bir ansambl ödülü olması sevinci ikiye katlıyor.

Gülçin Kültür Şahin: O gece de dediğim gibi, o ödülü almayı 10 yaşımdan beri hayal ediyorum. (Gülüyor.) Hayat insanı hesaplamadığı, çok farklı yönlere savurabiliyor. Hayalindeki işi yapmak günümüzde maalesef büyük bir lüks. Ben de oyunculuk yapma hayalimi gerçekleştirebilmek için yıllardır çok şeyden feragat ederek çok çalışıyorum. Bunun tutkuyla takip ettiğim bir platformda takdir edilmesi beni inanılmaz mutlu etti. Bu ödülü her birine ayrı ayrı hayranlık duyduğum arkadaşlarımla paylaşmak sevincin bambaşka ve çok güçlü bir formunu deneyimlememi sağladı. Uzun zamandır böyle bir şey hissettiğimi hatırlamıyorum.

Canan Atalay: Ödül almak sevinç yaratan bir motivasyon kaynağı oldu. Ödülü paylaşmak ise bu sevinci çarpı beş yaşattı diyebilirim.

Süreyya Kilimci: Tarif edemeyeceğim bir duyguydu. Hepimizin almış olması öylesine kıymetli ki. Kadınların kadınlara sarılıp alkışladığı, onurlandırdığı bir dünyanın çok daha güzel olacağını söylerim ve inanırım, gerçek ödül bence bu birlikteliğe verilen bir armağan oldu.

‘CİNSİYETİMİZLE DEĞİL, İŞİMİZLE VARIZ’
- Ayrıca festivalde verilen ödüller “çoğu kadınlara gittiği” gerekçesiyle çok konuşuldu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Ayrıca, Türk sinemasındaki kadın temsili hakkında neler söylemek istersiniz?

Canan Atalay: Ödüllerin çoğunun erkeklere gitmesinin normal karşılandığı bir coğrafyada tersi bir durum olduğunda “kadınların zaferi” başlığının atılmasının da, başarıya gölge düşürme yöneliminin de, cinsiyetimizle değil işimizle var olduğumuzun gözardı edilmesini de çok eski buluyorum. Türkiye sinemasında temsili roller oynamak zorunda kalıyor ve sesimizi duyurabileceğimiz projeler bir elin parmağını geçmiyorken bu yapıdan dahi sıyrılabilmiş olanları, bu düzenin kurallarını benimsemeyip tüm zorluklara rağmen yazıp yöneteni, ve hayallerinin peşinden gitmenin yaşı olmadığını öğretenleri sadece tebrik etmeyi öğrendiğimizde dünya daha güzel bir yere dönüşecek, inanıyorum.

Gülçin Kültür Şahin: Kadınlar çok uzun zamandır her sektöre olduğu gibi bu sektöre de çok fazla emek veriyor. Sektörün her noktasında işini çok iyi yapan kadınlar var ve daha çokları da yetişiyor. Kadınlar günlük hayatlarında bile başkalarının taleplerinden oluşan ağır yüklerle hareket etmek zorundayken iş hayatlarında da maalesef senelerdir aşılamayan cam duvarlar var. Onlar bir bir kırılmaya başladı artık. Duvarları inşa eden zihniyetin paniğini görebiliyoruz. Bu panik haliyle çok da akıl süzgecinden geçirmeden kadınların başarılarına gölge düşürmek adına “pozitif ayrımcılık” etiketine sarıldıklarını düşünüyorum ve bu maalesef bu çağda bana çok cahilce geliyor. Türkiye sinemasında kadın yıllardır boyutu zaman zaman değişkenlik gösterse de toplumca kendisine biçilen rolün bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. İzlediğimiz kadın karakterler kendi başlarına var olamıyor, varlığını en az bir erkekle bağı üzerinden tanımlıyor. Erkekleri ya da erkeklerin sorunlarını konuşmadıkları bir an yok. Bunun da yeni dönemde yavaş yavaş değişmeye başladığını düşünüyorum. Kendi hikâyelerini kadın-erkek ayırt etmeksizin herkese anlatan gerçek kadın karakterlere yavaş yavaş kavuşuyoruz.

Tuğçe Yolcu: Bu sene çoğu ödül kadınlara gitmedi. Bu sene çoğu kategorinin başaranı kadındı ve ödüllerin çoğunu kadınlar “aldı”. Bunun normalin dışında olduğunun altını çizmeyi doğru bulmuyorum. Kadının görünürlüğü, yeri, kadın karakterlerin dünyasına duyulan merak, kadın yönetmen sayısı erkek yönetmen sayısına göre evet maalesef az, ama sinemanın toplumun gerçeğini tüm çıplaklığıyla yansıtmak gibi kötü bir huyu da var. Kadınların onlara imkân tanınmasına artık ihtiyaçları yok. Etrafımda, tiyatroda, sinemada, sanatın her alanında çok başarılı, cesur, kendi imkânlarını yaratan insanlar var ve çoğu kadın. Pek yakında sayı saymayı bırakıp, başarının, başaranın cinsiyetiyle ilgilenmeden, sadece ortaya çıkanı konuşacağımız güzel günler göreceğimize inanıyorum.

Elif Ürse: Ama biz “ödüllerin çoğu erkeklere gitti” demiyoruz yıllardır. Sinemanın erkek egemen bir dünya olduğu açık. Ama değişiyor ve değişecek; şahane kadın yönetmenler, kurgucular, görüntü yönetmenleri ve oyuncular geliyor. Festival sonrası jürinin pozitif ayrımcılık yaparak ödülleri kadınlara dağıttığı konuşuldu. Jüri üyelerinden Zeynep Oral bu iddiayı cevaplayan bir yazı yazmak zorunda kaldı hatta. Bu iddiaların ödül alan kadınları aşağı çekmek ve çamur atıp onları değersizleştirmekten başka bir şeye yaramadığını düşünüyorum. Fakat bir an için jürinin pozitif ayrımcılık yapmış olduğunu varsaysak dahi, şunu unutmayalım, bu ülkede kadınların var olma, hatta hayatta kalma savaşı var. Savaş olan yerde pozitif ayrımcılık mübahtır diyebilirim en fazla. Koşulların eşit olduğu bir dünyada değiliz ne yazık ki. Ama değişecek. Herkes toplumsal cinsiyet eşitliğini kabul edecek. Başka yolu yok. O zaman sinema da özgürleşecek, ve o gün geldiğinde "ödüller erkeklere gitti" denmediği gibi kadınlara gittiği de söylenmeyecek.

Süreyya Kilimci: Ödüllerin erkeklere gitmesini konuşuyor muyuz peki? Ya da hiç konuştuk mu? O zaman kadınlara gitmesi de konuşulacak bir şey olmamalı.

‘ORTAK BİR DİL YARATMAYA ÇALIŞTIK’
- “Çatlak” filmi, tek mekânda geçen, kalabalık bir kadroyla çekilmiş bir film. Nasıl bir çekim süreci oldu ve nasıl bir hazırlandınız?

Tuğçe Yolcu: Kolay olmadı tabii ki. (Gülüyor.) Kalabalık ve kolektif çalışmanız gereken işlerde sabırlı ve saygılı olmanın gücüne inanıyorum. Setten önce çok fazla prova yaptık, her gün en çok duyduğumuz cümle “Filmimizin bir ritmi var, ritimden çıkmayınız” oldu. Teknik olarak koreografi ve zamanlamanın önemini bilen, bu konuda esnek ve kıvrak oyuncular seçilmişti. Tüm bunlarla birlikte yönetmenimiz Fikret Reyhan da sabırla ve incelikle filmi ve bizi adeta mozaik yapar gibi tek tek dizdi. Ortaya güzel bir film çıktı, ardında da şahane insanlar bıraktı.

Canan Atalay: Yaz sıcağı, kalabalık oyuncu kadrosu ve teknik ekip de eklenince fiziksel olarak çeşitli zorluklar oldu tabii ama tüm ekip o kadar keyif aldık ki yaptığımız işten, bir süre sonra bundan eğlenir duruma geldik. Yönetmenimiz Fikret Reyhan çekimlerden önce tüm oyuncularla bir araya gelip ortak bir dil yaratmak için provalar yaptı. Bu konuda ne kadar başarılı olduğu konusunda filmi izleyen herkesin benimle hemfikir olacağından eminim.

Gülçin Kültür Şahin: Çekimlerden önce detaylıca çalıştığımız bir prova sürecimiz oldu. Sinema çok disiplinli bir sanat. Bir filmi oluşturan elementlerden bir tanesi bile iyi işlemese iyi bir film elde edilemiyor. Bizim filmimizde de her birim büyük bir özveri ve sevgiyle çalıştı. Çok kalabalık ve harika bir ekiple çalıştık. Çekimlerin çok büyük bir kısmı aynı evde, hatta aynı odadaydı. Kocaman bir ekip o evde birçok gece geçirdik. Herkes kolektif bir şekilde yaptığımız işi birbirine destek olarak ileri götürme derdindeydi. Fikret Reyhan’ın beraber çalıştığı insanları çok iyi seçtiğini düşünüyorum.

Elif Ürse: Çekime başlamadan önce çok uzun provalar yaptık ve Fikret Reyhan’ın kurmak istediği dünyayı başında anlamaya çalıştık. Yazın ortasında günler ve gecelerce bir evin küçük salonunda o çok kalabalık sahneleri çektik. Zor şartları vardı tabii, sıcak ve oksijen eksikliği gibi, ama bütün bunların yanında çok becerikli ve birbirine sonsuz saygılı oyuncularla çalıştığım için çok şanslıyım. Birbirimizin işini çok kolaylaştırdığımızı düşünüyorum. Tam bir ekip çalışmasıydı. Tabii herkesin tiyatrocu olması, aktif tiyatro yapıyor olması, aynı kandan olmamız, çok organik bir dünya yaratmamızı sağladı.

Süreyya Kilimci: ‘Çatlak’ın tek mekânda çekilecek olması fikrine pek sevinmiştik başta ama yaz sıcağını düşünmemiştik. (Gülüyor.) Provalar yaptık bol bol ve çok faydasını gördük gerçekten de. O meşhur yemek sahnemiz çok prova yaptığımız yerlerden biri mesela ve harika olmuş gerçekten de, Fikret Reyhan öyle güzel bir matematik kurmuş ki, film onun üzerinden akıyor.