GÜNCEL
Giriş Tarihi : 04-12-2019 15:01   Güncelleme : 04-12-2019 16:13

İktidarın acziyeti ve faşizm denemesi

“Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt yememiş içmemiş, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.”

 İktidarın acziyeti ve faşizm denemesi

17 arkadaşla beraber yasaklandığı söylenen Direnişler Meclisi konser etkinliği için gittiğimiz Şişli Belediyesi Cemil Candaş Salonu önünden 23 Kasım 2019 günü gözaltına alınıp Vatan Emniyet nezaretinde 4 gün tutulmamız ve yaşadığımız işkenceleri anlatmak istediğimde yazımı temellendirmek istediğim argümanları bu haberde buldum.
Bianet’teki bu haberin son cümlesi şöyle idi; “Şimdi, 10 puanlık uzman sorusu: Bu 14 maddenin “Türkçe karşılığını” bulunuz.” Türkçe karşılığı tam da bizim gözaltında yaşadığımız şeylere denk düşüyordu. Anlattığımda bu 14 maddenin yaşadıklarımızla ilişkisini siz de göreceksiniz.

Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Gözaltına alındığımız andan itibaren bütün polisler bizim vatan haini ve terörist onlarınsa vatansever olduğu vurgusu yapmaya, gözaltına alınan herkese uyguladıkları insanlık dışı şiddet, söz, hakaret ve tavra karşı insani duruşumuz, akılcı söylemlerimiz, dayanışmamız karşısında şaşalayıp ne yapacaklarını bilemez bir halde kendilerinin memur, devletin sadık çalışanları olduklarını, bizim ise suçlu olduğumuz için orada bulunduğumuzu söyleyerek ezildikleri yerden çıkış aramaya çalıştılar. Kadın polisin biri, insanlık onuru işkenceyi yenecek sloganımıza karşılık onurlu olsanız burada olmazdınız dedi mesela. Ona içişleri bakanı tarafından siyasi saikle verilmiş emir sonucu yakaladıklarının onursuz olduğu öğretilmişti. Oysa ona eğitimi biz verseydik onurlu olmanın ne demek olduğunu bu ülkede kimlerin onurlu olduğunu diyalektik yöntemlerle anlatabilirdik. Ki anlatabilseydik kendi kendisini affetmezdi ölene kadar.


İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Faşizmin hakim olduğu ülkelerde nerede olduğu bilinmeyen düşmanlar vardır. Aslında yönetenlerin sık sık vurguladığı “terörle mücadele, beka sorunu, ben gidersem devlet yıkılır ülke mahvolur, ekonomi örgütler yüzünden batıyor, bunlar kurumlara çökmeye çalıştı” gibi söylemler insan hakları ihlal edildiğinde insanların bu ihlalleri hoş görmesine zemin hazırlamak içindir. İşini geri istemek dünyanın en meşru talebi iken bu talebe gölge düşürmek, işini geri isteyenleri terörist ilan etmekle başlar. Sonra sık sık gözaltına alarak, kendi gazetelerinde suç işledikleri için gözaltına alındılar diye haber yapmak yine aynı amaca hizmet eder. Ancak İşimi geri istiyorum diyen Direnişler Meclisi mensupları o kadar meşrulardır ki insan haklarının ihlalini hoş gösterebilecek bir tek argümanları bile olmadığından gözaltından çıkanlar savcılığa bile çıkartılamaz, mahkemeleri bile görülmeden serbest bırakılırlar. Bu, faşizmin yenildiği anlardan biridir. Yine biz gözaltında iken bir polisin tavrı aslında faşizmin halk tarafından henüz kabul görmediği yalnızca devlet kurumlarının içinde kaldığını gösterir. Biz ya da arkadaşlarımız yerlerde sürüklenip üst aramasına ya da parmak izi bahanesiyle işkenceye götürüldüğünde “insanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganını bir polis de bize göstere göstere atıyor ve sonra yüzümüze bakarak sırıtıyordu. İnsan haklarını nasıl hor gördüklerini Çiller döneminde bir polis grubunun “kahrolsun insan hakları” şeklinde slogan atmasından da tanıyorduk. Çok da şeetmedik aslında. Çünkü biz çıktığımızda insanlık onuru ve onurlu direnişçiler Vatan Emniyet’teki işkenceyi yenmişti bile.


Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması: Ülkemizde faşizmin temsilcilerinin bunu başaramadığını yani düşman diye göstermeye çalıştıkları khk’lılara karşı halkı birleştirmeyi becermediklerini pek ala gördük. Aksine İşimi Geri İstiyorum talebiyle sokağa çıkan ve direnen insanlar halkta birleştirici bir unsur oldular. İktidar her seferinde halkı direnişçilerin üzerine kışkırtmak istedi ise de konser salonunun önünde gözaltı yaşanırken bir esnaf, “ne yapıyorsunuz siz insanlara” diyerek polisi sorguladı. Arkamızdan esnafların polisin davranışına yönelik ağır eleştirilerde bulunduğunu sonradan öğrendik. Bu bizim için, direnişimiz için önemli bir motivasyondur. Eylemlerimiz sırasında halk her zaman bizden yana tavır koymuştur. Bu durum, Faşizmin önünde barikat olduğumuzun ve halka ulaşamadıklarının göstergesidir.


4 günlük gözaltını ve işkenceleri mahkemeler karşısında bile savunamayacak durumda olduklarını şöyle ifade edebiliriz: Adliye nezaretinde savcıya çıkacağımızı düşünerek bekliyorduk. Bir süre sonra kadın polisler gelip “gelin gidiyoruz” dediler. Biz hala savcıya çıkacağımızı düşünerek bekledik. İkişer ikişer gideceğiz dediler. Nursel öğretmen ve ben birlikte ayrıldık nezaretten. Kadın polisler tarafından en alt kattan yukarıya asansörle çıktık. Bir koridora getirildik. Koridorda eşyalarımız ve kimliklerimiz geri verildiğinde anormal bir durum olduğunu anladık. Nereye gidiyoruz dedik. Hiçbir açıklamada bulunmadan bizi yine asansöre bindirdiler. Koridorun sonunda baktık ki Çağlayan adliyesinin girişindeyiz. Anladık ki savcılık filan yok. Bizi bıraktılar. Karşıda avukatlarımız bize gülümseyerek bakıyorlar. Onlara doğru ilerlerken girişte yarım çember biçiminde dizilmiş özel giysili polisleri fark ettik. Nursel öğretmen “bu polisler bizim için” dedi. “Hayır canım ne alaka? Önemli biri gelmiştir onu korumak için buradadırlar” dedim. Nursel öğretmen bıyık altı gülümseyerek “şu anda burada bizden daha önemli biri yok” dedi. Anladık ki evet bizim içindi bu polisler. Savcının, hakimin karşısına çıkarıp bunlar suçludur diyemeyen, bizi yargılatacak kanıt gösteremeyen polis halka önemli işler yaptığını kanıtlamaya çalışıyordu. Gülelim mi acıyalım mı düştükleri duruma bilemedik. Akıllarınca bizim slogan atmamızı, onları halka teşhir etmemizi engellemeye çalışacaklardı. Hayır, öyle olmadı. Adliyeden çıkışta meydanda bizi bekleyen kalabalığa ilerlerken “Yaşasın KHK Direnişimiz” sloganını kimse engelleyemedi.


Cinsel ayrımcılığın şahlanışı: Emniyet binasında erkekleşmiş kadın polisler bunun göstergesiydi. Mesela Nuriye hocanın otobüs içinde kelepçe taktırmak istememesi, kelepçe işkencesine direnmesi karşısında bir kadın polis “şahlanarak” Nuriye hocanın kafasına vurdu ve yanından kaçarken otobüsün kapısında hocaya “orospu” diye bağırdı. Orospuyu yaratan sistemin bekçisi olan bu kadın, bir kadın akademisyene bu şekilde hitap ederek ne denli erkekleştiğinin farkında mıydı acaba? Değildi. Çünkü ona benzer bir kadın polis, nezaretteki gözaltına alınmış hamile bir kadının derhal serbest bırakılmasını haykırdığımızda “ne yani hamile diye suç işleyemez mi” şeklinde bir yanıt verdi. Biraz genç bir polis olduğu için makul bir açıklama yapmaya çalıştım. (Orta yaşlı olanlara artık akılcı açıklamalar için biraz geç kalındığını düşünüyorum) Dedim ki; birincisi, onun suçlu olduğuna sen karar veremezsin. O suçlu olduğu için burada değil. Buna mahkeme karar verecek. Sen bunu ancak iddia edebilirsin. İkincisi, hamile bir kadın suç işlemiş olsa bile nezarette tutulamaz. Hamileliği bitene ve çocuğu belli bir yaşa gelene kadar cezası ertelenir. Siz kadını değil çocuğu cezalandırıyorsunuz. İnsan haklarından haberiniz yok mu? Bence yoktu!


Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması: Konser etkinliği sosyal medya üzerinden o kadar çok duyuruldu ki emniyet buna karşılık sosyal medya kullanıcılarına göz dağı vermek için bizi gözaltına alıp kendi hukukunun bile dışına çıkarak 4 gün gözaltında tuttu. Yine ülkemizde faşizmin, iktidar uygulamaları düzeyinde kaldığının göstergesi idi bu. Birçok insana sosyal medya paylaşımları nedeniyle ceza vermeye kalkışan iktidarı, kimse dinlemiyordu nedense. Yandaş gazetecileri ne yazarsa yazsın sosyal medya gazeteciliği kendine bir kanal bulmuş ve muhalif bir hat oluşturmuştu. Biz gözaltında iken sosyal medya, iktidarın icraatlarını değil bize yapılan haksızlığı konuşuyordu. Evet bazen faşizme geçmek istersiniz ve direniş buna izin vermez.

Can Karakulak bizimle birlikte gözaltında idi ve Can Karakulak hesabından tweet atılıyordu. Bu gözaltının komik olaylarından biridir bu. Polisler tweetleri gördüklerinde Can’ın hücresine gelip telefonun nerede diye soruyorlar Can size verdim dediğinde gidiyorlar. Birazdan bir tweet daha atılıyor gelip hücreyi kontrol ediyorlar. Bunlar şeydi galiba, şey, kettledan tweet atıldığına inananlar..?
Din ve yönetimin iç içe geçmesi: Ülkede bütün yolsuzluk ve hukuksuzlukların din perdesi altına gizlenmeye çalışıldığı bir gerçek. Bakın çalışıldığı diyorum çünkü bu halk her ne kadar cehalete mahkum bırakılsa da bazı şeylerin ayrımını yapmakta mahirdir. Bir süre bu yolsuzlukları görmeyebilir, peşinden de gidebilir ama halkın tamamını her zaman yozlaşmanın parçası yapamazlar. Bu nedenle bu yaptıkları da iktidarın yöneticileri içinde sıkışıp kalmış bir yöntemdir. Gözaltında parmak izi alınması bahane edilerek yapılan işkence de Volkan’ı yerde tekmeleyen bir polis Arapça bir şeyler söylüyor. İçişleri Bakanlığının eğitiminden geçmiş polis… Volkan “Yani sen inançlı olduğunu mu ima ediyorsun? Emin ol bu durumda ben senden daha inançlı görünüyorum” diyor. Direnişin inancının yanında onların sömürü araçları balondan farksızdır. Gözaltında yan hücrede tutulan başörtülü kadınlar acaba kimin politikalarının sonucudur?


Özel sermayenin gücünün korunması: Vatan emniyette gözaltında gördüğümüz yüzlerce kişinin içinde bir tane bile zengin yoktu. Hepsi yoksul mahallelerden gelenlerdi. Getirilen bir kalabalığı merak edip aramızda konuşurken polis torbacı onlar dedi. Bunların ağa babaları, uyuşturucu baronları nerede dedim. Onları neden yakalamıyorsunuz? Onları da yakalıyoruz mahkemede bırakıyorlar diye koca bir yalan… Zenginler gözaltına alınmazlar. Suç işlemedikleri için değil, suçun tanımını zenginler yaptığı için. İşten atılanlar “işimi geri istiyorum” diyemez ama patron işten atmakta serbesttir. Bizlere ödemeleri gereken maaşı vermeyip cebine atan patron hırsız değildir ama simit çalan hemen hırsız olabilir. Sermayenin iktidarına karşı emekçilerin direnişi, gözaltında da bunları da sorguladı.


Emek gücünün baskı altına alınması: Direnişler Meclisi üyeleri neden bu kadar baskı altına alınıp konserleri bile yasaklanmıştır? Hatta Yüksel direnişinin yapmak istediği bütün etkinlikler bugüne kadar yasakla engellenmiştir. Çünkü direnişçiler emek mücadelesinin bayrağını taşıyorlar bugün. Sendika yöneticileri teslim alınmış, sendikalar susturulmuş, sistemin bir parçası haline getirilmiştir. Tabii ki faşizm ses çıkaran, dayanışma konseri ile emekçileri bir araya getirmeye çalışan bizlere gözaltı ve işkence yapacaktır. Burada mühim olan bu saldırılar karşısında sendika ağalarının da saldıranın yanında durmalarıdır. Bu durumu görmeyen emekçiler iktidar karşısında yalnızlaşacak ve teker teker hedef haline geleceklerdir.


Aydınların ve sanatın küçümsenmesi: Konser yasağının ana noktası işte bu tespittir. Faşizm aydın ve sanatçıları küçümser. Hatta saraya çağırdığı sanatçıları da küçümser. Sanatçıyı ayağına çağırır onlara sadece şarkıcı muamelesi yapar. Sanatı sadece şarkı söylemeye indirger. Oysa halkın eğitimini, bilimselliği, dünyayı güzelleştirmeyi de kapsayan bütünlüklü bir harekettir sanat. Konsere katılacak olan sanatçıları hiçe sayarak uydurma gerekçelerle sanat ve emek buluşmasını da engellemiştir.Gözaltında parmak izi almak bahanesiyle işkence yapılırken akademisyen Nuriye Gülmen’e ve bana dair “Siz hoca mısınız şimdi? Siz böceksiniz. Şimdi sizi ayaklarımızın altında ezeceğiz” denilerek yere yatırılan bedenlerimizi, kafamızı ayaklarıyla ezmiş, göğsümüze çökerek nefesimizi kesmiş, Nuriye hocanın kaburgasını ezerek günlerce ağrılı nefes almasına yol açmışlardır. Nursel öğretmeni yerlerde tekmelemiş, parmak izi işkencesinden kolunu kıracak pozisyonda ters biçimde kıvırarak getirmişlerdir. Benim astım hastası olduğumu bilmelerine rağmen yerde nefes almamı engelleyen polis “Morardı mı bu? Morardı galiba. Ambulans çağıralım mı? Hahaha haa” diyerek alay etmiştir. Bu sözleri sarf ettikleri her seferinde aldıkları cevap aciz olduklarıydı. Acizlikti bu. Akademik eğitimi aşağılamak için binlerce akademisyeni, öğretmeni işten atmaları bu iktidarı tatmin etmemişti. “Ben yerlerde sürüklenemem ay” diyen akademisyenlerin arasından biri çıkıp “işimi geri istiyorum” diyerek, yerlerde sürüklenmemeyi değil sessiz kalmamayı onur bilmişti çünkü. Öğretmenler direnmeyi seçmişti çünkü. Faşizmi işler hale getirememenin, işkencenin halkta kabul görmemesinin öfkesiydi bu işkenceler.


Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma: Hadi bizler defalarca gözaltına alınmıştık. Biliyorduk ne yapacaklarını. İlk defa gözaltına alınan gençler vardı aramızda. Hiçbir farkı yoktu tavırlarının bizim tavrımızdan. Bu benim için önemli bir deneyimdi. Baskıya karşı tepkilerini merak ediyordum. Birbirini görmeden, örnek almadan da aynı tavrı gösteren gençler gözaltından çıktığımızda yaşadıklarını anlatırken gözlerimi yaşarttılar. Biz üzülmeyelim diye yaşadıkları işkenceyi gözaltı sırasında değil dışarıda anlattılar. Şimdi nasıl diyeceğiz ki faşizm baskı ve suç yaratma ile bu ülkede yer bulabilir? Bulamaz! Bulamadı! Bulamayacak! Hukuk fakültesi 1. Sınıf öğrencisi Sevcan’ı polis, muhabbet edeceğiz diye yalnız başına bir odaya çağırıyor. Sevcan, avukat görüşüne çıktığını düşünüyor. İhbar ve işbirlikçilik teklif edileceğini tahmin ettiğinde bağıra çağıra odadan çıkıyor, hücreye ya da avukatlarının yanına götürülmesini istiyor. Nitekim avukatın yanına götürmek zorunda kalıyorlar. Şimdi acizlik demekte haklı değil miyiz yaptıklarına? Bir konser etkinliğinden suç yaratmaya, burada bile ihbarcı, itirafçı, iftiracı çıkarmaya çalışmaları direnişimiz karşısındaki acizliğin dik alası değil midir?


Bianet’in yazdığı yazıdaki ‘faşizmin 14 karakteristik özelliği’nden son ikisi, İnsan kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama diğeri de Hileli seçimlerdi. Bunları siz bilirsiniz. Kayırdıkları insanları polis yapmışlar belli. Yozlaşma konusuna değinmek bile gereksiz. Yaşam biçimlerinden, şarkılarından, yedikleri içtikleri, bindikleri arabalara varana kadar yozlaşmanın bütün özelliklerini görüyoruz bu iktidarda. Ve bunca yıl iktidara gelmelerinin bir numaralı yönteminin hileli seçimler olduğunu da biliyoruz. Bazen bilmek yetmez. Bildiğinle ilgili bir şey yapmak gerekir. 4 gün gözaltında kalıp dışarı çıkan 18 insan da çok şeyi biliyordu. Ama bilmekle yetinmediler. Gözaltından çıktıklarında aynı ağızdan şunu söylediler;
Faşizm, direnenler için aciz insanlar yığını, seyredenler için korkutucu ve susturucu güçtür.
Alıntıladığım bu paragraf, Bianet’in yayınladığı bir çeviriden.
Acun Karadağ
 

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  •   Takım P O
  • 1 Sivasspor 27 13
  • 2 Fenerbahçe 25 14
  • 3 İstanbul Başakşehir 25 13
  • 4 Beşiktaş 24 13
  • 5 Trabzonspor 23 13
  • 6 Alanyaspor 22 13
  • 7 Yeni Malatyaspor 20 13
  • 8 Galatasaray 20 13
  • 9 Denizlispor 17 13
  • 10 Göztepe 17 13
  • 11 Çaykur Rizespor 17 13
  • 12 Gaziantep FK 16 13
  • 13 Gençlerbirliği 14 14
  • 14 Konyaspor 13 13
  • 15 Kasımpaşa 12 13
  • 16 Antalyaspor 12 13
  • 17 MKE Ankaragücü 9 13
  • 18 Kayserispor 7 13
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
Müjde Ar, Foto Galeri
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Müjde Ar, Foto Galeri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA